Yine o bildiğimiz, hayattan bezdiren pazartesi sabahlarından biriydi.
Suratını görmeye bile katlanamadığım bir ton insanla aynı amfiye tıkılıp ders dinlemekten daha büyük bir azap var mıydı? Bence evet, vardı: Doğrudan yaşamak.
Muhtemelen neden bu kadar hayattan uzak, yürüyen bir zombiye dönüştüğümü merak ediyorsunuzdur. Cevap oldukça basit ve ne yazık ki arkasında epik bir trajedi yatıyor. Genç yaşta annemi, tamamen benim hatam olan bir kaza yüzünden kaybettim. Babam o günden beri bana, sanki evde beslenen zararlı bir haşereymişim gibi nefretle bakıyor. Bense her gece rüyamda annemin cansız bedenini görüyor, ona son bir kez “görüşürüz” bile diyememenin vicdan azabıyla boğuşuyorum.
Dediğim gibi, adım Violet. Yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Kendi hakkımda bildiklerim bile bir elin parmaklarını geçmez. Daha ne anlatmam gerekiyor ki?
Yataktan doğrulduğumda odadaki sabah soğuğu, bana adeta Kutup Ekspresi’indeymişim gibi hissettirdi. Üzerimdeki battaniyeyi, sanki patlamaya hazır bir bomba fırlatırmış gibi kenara attım. Sağlam bir esnemenin ardından saçlarımı kaşıdım. Tam adımı atıp gidecektim ki, içimdeki o amansız toplumsal ses devreye girdi. Battaniyeyi geri alıp düzgünce katladım ve yatağımı topladım. Çünkü bilirsiniz, bir genç kız ne kadar depresyonda olursa olsun her zaman derli toplu ve "cici" olmalıydı. Aksi takdirde toplum tarafından anında "kötü kız" ilan edilirdiniz. Bu saçma kuralları getirenlerin, her gün benden yedikleri küfürler yüzünden mezarlarında breakdance yaptıklarından oldukça emindim.
Kendi kendime söylenmeyi ve modern ahlak yasalarına içimden küfretmeyi bitirdiğimde, çoktan pijama takımımdan kurtulup okul için geceden ayarladığım üç beş parça kıyafeti hızla giymiştim. Diğer kızlar gibi uzun ya da kısa eteklerle uğraşmaktan nefret ederdim. Benim güvenli alanım; bol kot pantolonlar ve beni adeta bir hayalet gibi görünmez kılan dökümlü kıyafetlerdi.
Gözüm dolabın köşesindeki mor kazağa kaydı.
Annemin bana yirminci yaş günü için aldığı hediyeydi. O kadar uzun zamandır dokunmamıştım ki, kazak kendi çapında yeni bir toz ekosistemi oluşturmuştu. Elimi uzatıp kazağı askıdan kurtardım ve o canlı menekşe moru rengine uzun uzun baktım. Bu rengi çok sevdiği için ismimi de "Menekşe" anlamına gelen Violet koymak istemişti. Üzerimdeki kıyafeti tek hamlede yatağa fırlatıp kazağı başımdan geçirecektim ki... Gözlerim kollarımda duran o derin morluklara ve kesik izlerine takıldı.
Vücudumdaki bu savaş kalıntılarına baktıkça, içimdeki yaşama arzusunun son kırıntılarının da bir elektrik kesintisi gibi söndüğünü hissettim. Boğazımdan yükselen ufak bir hıçkırığı bastırarak kazağı hızla üzerime geçirdim ve aynaya baktım.
Yakışmıştı. Hem de fazlasıyla.
Aynadaki yansımama bakarak zoraki, neredeyse acı verici bir tebessüm kondurdum yüzüme. Çantamı kapının önünden kaptığım gibi kendimi dışarı attım.
Otobüsteki konserve balık deneyiminin ardından nihayet okula varabilmiştim. Diğer öğrenciler turnikelerden geçerken güvenliğe neşeyle selam veriyordu; bense tabii ki bu samimiyet gösterisini pas geçtim. Kulaklığımı taktım ve müzik uygulamasındaki "rastgele çal" butonuna bastım. Hayatımın ne kadar büyük bir şaka olduğunu kanıtlamak ister gibi, kulaklarımda Lin Pesto'nun en depresif şarkılarından biri yankılanmaya başladı. Harika... Müzik uygulamam bile enerjik bir gün geçirmemem için yemin etmiş gibi düşmanca davranıyordu.
Derin bir iç çekerek ayaklarıma yürümeleri için zihinsel bir komut verdim. Bahçede ellerinde kahve bardaklarıyla dedikodu yapan, vize notları için ağlaşan ya da birbirine şakadan vuran tipler vardı.
Birbirini kovalayan iki arkadaşa bakıp yorgun gözlerle fısıldadım:
“Bu salaklar ne yapıyor?”
“Buna arkadaşlar arasında takılmak deniyor Violet.”
Arkamdan gelen ses beni adeta yerimden sıçrattı. Yeterince sessiz fısıldamamış olmalıydım.
“Günaydın!”
Sesin sahibi Daisy’ydi. Tüm sınıfın, hatta tüm okulun enerji deposu, neşe pınarı ve muhtemelen güne nükleer atık yiyerek başlayan kızı.
Bu gereksiz sosyal etkileşimi hemen oracıkta imha etmek isteyerek, “Sana da günaydın Daisy,” dedim.
Ama çok geçti. Daisy bir ahtapot gibi sağ koluma dolanmıştı bile. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle, “Çıkışta planın var mı?” diye sordu.
Daisy; kar tanesi kadar beyaz teni, platin saçları ve oyuncak bebekleri andıran yüzüyle okulun en popüler kızlarından biriydi. Buna rağmen, tuhaf bir şekilde sürekli peşimde dolanıyor, bana karşı çok sevecen davranıyordu. Onu ne kadar terslersem tersleyeyim, Daisy’nin yapışkan modunu kapatmak imkansızdı.
Daisy kolumu dürttü. “Konuş artık Violet!”
İsmimin anılmasıyla içsel monoloğuma acı bir fren yaptırıp ona döndüm. “Özür dilerim. Kulaklığım takılıydı, duymadım seni.”
“Sorun değil, hemen başa sarıyorum! Okul çıkışında işin var mı diyorum Violet?”
Suratıma beklentiyle bakan bu kıza tek kelimelik net bir küfür savurmayı çok isterdim ama kibar olmayı seçtim. “Hayır, işim yok. Neden?”
Daisy’nin sarmaşık gibi dolanan kolları sonunda beni serbest bıraktı. Tanrıya şükürler olsun, yeniden oksijen alabiliyordum.
“Kız kıza takılalım diyorum. Üniversiteye geldiğinden beri kimseyle konuşmuyorsun, sadece benimle konuşuyorsun ki... Ona da tam konuşma denirse!”
Tam iki adım geri kaçıp stratejik geri çekilme yapacaktım ki, cep telefonumdaki ders saatini bildiren alarm bir cankurtaran gibi imdadıma yetişti.
Herkes derse girmeye başlayıp dağılırken Daisy’ye cevap verme zahmetine bile girmeden hızlı adımlarla binaya sızdım ve sınıfa girdim. Kimsenin yüzüne bakmamak için o kadar büyük bir çaba sarf ediyordum ki, bir ölüm kalım savaşında olsam bu kadar dikkatli olamazdım.
Amfinin en arka sırasına, gözlerden en uzak köşeye çöktüm.
Çantamı sıranın yanına asıp içinden ders kitaplarımı ve not defterlerimi çıkardım. Fermuarı çekeceğim sırada, çantamın dibinde duran başka bir defter gözüme çarptı. Üzerinde el yazımla Derin Deniz Korkusu yazan, küçük, tatlı kapaklı bir defterdi bu.
Gözlerim istemsizce titredi.
Bu kitap, annemle beraber yazmayı planladığımız o fantastik macera kitabıydı. Annemin ölümünden sonra kapağını bile açmaya cesaret edememiştim. İyi de, bu defterin bugün benim çantamda ne işi vardı?
Hocanın henüz gelmediğini görünce, etrafı gizlice kolaçan edip defterin sayfalarını araladım.
Sayfaların arasında kaybolmuşken zaman algımı tamamen yitirmiştim. Aradan kaç ders geçtiğini, saatlerin nasıl aktığını anlayamadım. Defterin boş sayfalarını kendi hayal dünyamla doldurmaya başlamış, kelimelerin içinde kaybolmuştum.
“Violet.”
İsmimin buz gibi bir tonla söylenmesiyle irkildim. Kafamı defterden kaldırdığımda, hocamızın ellerini önünde kenetlemiş, oyuncakları elinden alınmış huysuz bir çocuk gibi tepemde dikildiğini gördüm. Bütün amfinin gözleri üzerimizdeydi.
Yutkundum. Ani korkuyla kekeleyerek, “E-efendim?” dedim.
Hocanın bakışları ruhumu adeta bir matkap gibi delip geçiyordu. “Dersten sonra odama uğra,” dedi ve ani bir hamleyle sıranın üzerindeki defteri kaptı.
“Hocam, bekleyin!” diye fırladım yerimden ama çoktan arkasını dönüp tahtaya doğru yürümeye başlamıştı bile. Defterimi arka cebine tıkıştırırken bana attığı o “Bunun hesabını vereceksin” bakışı, pazartesi günümün harika gidişatına atılmış tuz biberdi.
Sınıftaki birkaç kişinin kıkırdamasını duymazdan gelerek sırama geri çöktüm. Harika. Sadece hayalet gibi yaşayıp günü bitirmek istiyordum ama şimdi annemden kalan tek hatırayı kurtarmak için Profesör Huysuz'un inine gitmem gerekecekti.
Ders bittiğinde herkes amfiyi boşaltırken ağır adımlarla hocanın odasına doğru sürüklendim. Kapının önüne geldiğimde derin bir nefes alıp tahtaya vurdum.
“Gir!”
İçeri girdiğimde adam masasında oturmuş, bilgisayar ekranına bakıyordu. Annemle yazdığımız o kutsal defter ise masanın üzerinde, sanki sıradan bir çöp parçasıymış gibi öylece duruyordu.
“O defter benim için çok önemli,” dedim doğrudan, sesimdeki titreşimi gizlemeye çalışarak. “Lütfen geri verin.”
Hoca başını kaldırdı. Gözlüklerinin üzerinden bana öyle bir baktı ki, sanırsınız ders esnasında gizlice nükleer bomba imal ediyordum. “Bu üniversitede geleceğini inşa etmek için bulunuyorsun Violet, hayal dünyanda masallar yazmak için değil. Ayrıca... dersimde başka şeylerle ilgilenen öğrencilere karşı hiç toleransım yoktur.”
Telefonunu eline alıp hızlıca bir şeyler tuşladı.
“Ne yapıyorsunuz?” diye sordum, içime belirsiz bir korku düşerken.
“Aileni arıyorum,” dedi gayet soğukkanlı bir sesle. “Belki baban, derslerindeki bu umursamazlığın ve odaklanma sorunun hakkında bir şeyler yapmak ister.”
Dünya bir anlığına durdu. Kalbimin ritmi hızlandı. Babam mı? Masanın üzerindeki ekranda aramanın bağlandığını gördüm. Telefon hoparlördeydi ve babamın o soğuk, otoriter sesi odada yankılandı:
“Alo?”
“Sayın veli, kızınız Violet'in ders esnasındaki disiplinsiz davranışı hakkında konuşmak için arıyorum...”
Gerisini dinlemedim. Masanın üzerindeki defteri tek bir hamlede kapıp arkama bile bakmadan odadan dışarı fırladım. Hocanın arkamdan “Violet! Nereye gidiyorsun!” diye bağırması umrumda bile değildi.
Koridorda koştururken tek bir şey düşünüyordum: Babam o telefonu açmıştı. Ve eve gittiğimde beni bekleyen şey, tam anlamıyla bir cehennem olacaktı.
Geri dönüşü olmayan bir randevum vardı.
BÖLÜM NOTU
Çılgın Asansör'ün ilk bölümü yayında!
Okuyacak herkese şimdiden iyi okumalar. Umarım hikâyeyi benim yazarken aldığım kadar keyifle okursunuz.
Bu ilk bölümde sizleri ana karakterimiz Violet ile tanıştırmak istedim. Violet; geçmişinin yükünü taşıyan, intihar düşünceleriyle mücadele eden, antisosyal, anksiyete yaşayan ve kolay incinen genç bir kadın.
Bu arada, bu bölümü yazarken en çok zorlandığım şey neydi biliyor musunuz?
Bir kız karakterin bakış açısından düşünmek!
Gerçekten sandığımdan çok daha zormuş. 😅

kalemine sağlık zakkay 👏
Teşekkür ederim Yazar Cebrail Gümüş. 😇🙏🏻
Enfes ve akıcı bir bölüm Zakkay. Ne zamandır okumayı planlıyordum ve tatil vesilesiyle başladım.
Kısa bir değerlendirme: Karakterizasyon ve akış çok güzel. Karakter davranışları tamamen gerçekçi ve düşşnce yapısı arka planını destekliyor. Dil kullanımı ve yazım konusunda kendini çok geliştirmişsin ve bunu görmek beni çok mutlu etti.
Bu bölümün (sadece bölüm olarak bakıldığında) en zayıf noktası bir sonraki bölüme kanca atmıyor oluşu ve ana hikayeye bağlanmaması. Hook konusunda biraz daha sağlam yerleştirmeler yaparsan okurun sonraki bölüme bağlanması ve bırakamaması hususunda daha güçlü olur. Tabii ki ben devam edeceğim, çünkü senin devamında öyle ya da böyle çok sağlam bir devam yazacağından eminim. 😉
Konuya gelelim. Violet'in ve Çılgın Asansör isimli bir kitabı ilk bölümde bağdaştıramadım, yine de çok sıkı bir bağın ileriki bölümlerde kurulacağına eminim.
Duygusal olarak profesörün o defteri aldıktan sonra en azından öğrencisine neden dersinde bu defterle ilgilendiğini sormasını beklerdim. Günümüzde bazı eğitimcilerin çizdiği katı profili iyi yerleştirmişsin kitaba.
Devam edeceğim ama her bölüme yorum yazamayabilirim. Tekrardan eline sağlık. ❤️
Öncelikle nasıl ki Ümit Bey'e de abi diyorsam, acemi yazarlık yolumda bana tavsiye veren sen de benim bir abimsin. ❤️😄
Hatalarımı not ettim, düzelteceğimden emin ol!
Hayatımın çok zorlu bir döneminden gectigim için Meleran eserlerine başlayamadım tam anlamıyla. Birazcık Adrina okuyabildim, benim de sözüm olsun devam edeceğim bu zor dönemi atlatınca! 😇🙏🏻
ya ilkokulda miyiz hocam bune aileyi aramak mi kaldi babamizi basimiza bela ettin simdi
Aslında başlıca sebepleri var.
1. Benim üniversite bilmeden ve araştırma yapmadan bu konuya el atmam
2. Violet'in babası ve ailesel yapısı. Violet'in babasının özel isteği (normalde aile istese de aranmaz, ama kurgu diye çok takmadım).